Son dönemlerde çok dikkat çeken durumlardan birisi de sevgisizliğin ve mutsuzluğun yaygınlaşmasıdır. İşine giden, yolda yürüyen, alış veriş yapan kısaca sokakta dolaşan insanların yüzüne bakıldığında bu sevgisizliğin ne kadar can yakıcı bir boyuta ulaştığı açıkça görülmektedir.
Toplumdaki bu sevgisizliğin çok acil önlem alınması gereken bir aşamaya geldiği ortadadır. Toplumu derinden sarsıp manen ayağa kaldıracak bir ruhaniyet, muhabbet rüzgarı, sevgi ve coşku dalgası beklenmektedir. Allah'ın izniyle bu coşkuyu meydana getirecek, sevgi ve maneviyat rüzgarı estirerek köklü bir manevi değişim yaşanmasına vesile olacak olan Hz. Mehdi'dir. Hz. Mehdi'nin zuhuruyla toplum sevgi ve muhabbet dalgasına kavuşacaktır.
>>> |
|
KADİR ÇELİK'E CEVAP
Fox TV kanalında yayınlanan "Objektif" isimli haber programda, programın yapımcısı Kadir Çelik Bilim Araştırma Vakfı Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar ile yapılan bir röportaja yer verilmiştir.
Bu programın bir bölümünde Kadir Çelik'in Sayın Adnan Oktar'a sorduğu ve zaman zaman BAV mensuplarına da yöneltilen "o emniyet ifadelerini imzalamasaydınız, neden imzaladınız?" sorusu hakkında bazı noktaları açıklamakta yarar görüyoruz.
"BEN OLSAM İMZALAMAZDIM" ( ! )
21.05.2008 tarihinde yayınlanan Objektif programında, Bilim Araştırma Vakfı davasında mahkeme tarafından verilen karar konu edilmiştir. Bu karar konu edilince, kaçınılmaz olarak o davanın hazırlık aşamasında yapılan işkenceler de konu edilmiştir. Bilindiği gibi 7 gün boyunca çok zor şartlar altında ve ağır baskılar yapılarak göz altında tutulan BAV mensuplarına bu sürenin sonunda bazı metinler sanki onların ifadeleriymiş gibi imzalatılmıştır. Gözaltındaki kişilerin iradeleri dışında, bilgisayar ortamında başkaları tarafından hazırlandığı ve sorgulanan kişilerin önüne hazır olarak getirildiği çok açık biçimde anlaşılan bu ifadeler ilgili kişilerin okumalarına bile izin verilmeden imzalatılmıştır. (Söz konusu polis ifadelerinin gözaltındaki kişilerin beyanları olmadığı ve başkaları tarafından hazırlandığını ve işkenceyle imzalatıldığını kanıtlayan delilleri www.bav-savunma.org sitesinde bulabilirsiniz) Maddi ve manevi çok çeşitli işkence yöntemleri uygulanarak imzalatılan söz konusu ifadeler göz altından çıkan kişiler tarafından hem savcılıkta hem de mahkemede reddedilmiştir. Ancak başta sayın Adnan Oktar olmak üzere bir çok BAV mensubu, bu polis ifadelerine dayanılarak açılan davada 8 yıl boyunca mağdur edilmiştir. Sonucunun böyle bir mağduriyete varacağı aşikar olan söz konusu ifadeleri tüm BAV mensuplarının bile bile imzalamış olması dahi, bu ifadelerin zor ve baskıyla imzalatıldığını göstermeye yeterlidir. Zira aklı başında bir insanın, işkenceye maruz kalması durumu hariç, kendisi aleyhinde sayfalar dolusu izah yapıp bunu imzalaması mümkün değildir. Orada yapılan işkenceler, Kadir Çelik'in de, başkalarının da, aklı başında olan herkesin de, önüne koyulan metinleri kaçınılmaz olarak imzalamasını sağlayacak, hukuksuz uygulamalardır.
Bunu daha iyi anlamak için öncelikle, 7 gün süren göz altı sürecini ve İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü nezarethanelerini ve oradaki uygulamaları anlatmakta fayda var. 1999 - 2002 yılları arası, söz konusu emniyet biriminin bir konuda büyük bir "ün" yaptığı dönem olarak bilinir. Bu 'ün' gözaltına alınan suçlu - suçsuz sayısız kişinin çok ağır şartlar altında konuşmaya ve işlemediği suçları üstlenmeye zorlanması, bilgi edinmek adına çok ağır işkencelerin uygulanmasıyla edinilmiştir. Aynı dönemde BAV camiası dışında göz altına alınmış çok sayıda vatandaşımız, söz konusu uygulamalardan dolayı mağdur olmuş ve bu olaylar yargıya da intikal etmiştir. Bu kişilerin arasında dönemin polis hastanesi başhekimi olan Dr. Erdoğan Yağız da bulunmaktadır. Dr. Yağız, tanık olduğu işkence uygulamalarını "İşkenceye uğrayan emniyet doktorundan: İbret" ismiyle kaleme aldığı kitabında detaylarıyla anlatmaktadır. Jandarma İstihbaratı'nda grup komutanlığı yapan emekli Binbaşı Zahit Engin, Haftalık Dergisi'nde 4 Mart 2004'te yayınlanan röportajında, BAV mensuplarına işkence uygulatan Adil Serdar Saçan'ın yaptığı işkenceleri anlatırken "Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim" ifadelerini kullanmış, BAV mensuplarına işkence yapan Adil Serdar Saçan ve ekibinin işkence uygulamalarından duyduğu şaşkınlığı ifade etmiştir. Söz konusu röportajda emekli binbaşı Engin, eski polis müdürü Adil Serdar Saçan hakkında önemli bilgiler verdi. Engin "Gözaltına alınanların hepsi az veya çok işkence gördü. Aralarında şirket sahipleri de vardı, çalışanları da. Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim hayatımda. Adil'in iddiaları üzerine işkence yapıldı." dedi.
Nitekim 12 Kasım 1999 tarihinde aşırı kuvvet kullanılarak göz altına alınan BAV camiası mensuplarından 7 kişi, devletin resmi kurumlarından ağır biçimde işkenceye maruz kaldıklarına dair rapor almışlardır. Aynı dönemde göz altına alınmış başka bir çok suçsuz kişi de benzer uygulamalardan dolayı hem fiziksel hem de psikolojik zararlar görmüştür. Bu kişilerin de uğradıkları zararlar resmi raporlar ile sabittir.
Söz konusu uygulamaların kamu vicdanını ve kamu yöneticilerini rahatsız etmeye başlamasından sonra, dönemin DGM Başsavcısı Sayın Erdal Gökçen, İçişleri Bakanlığı'na resmi bir yazı ile başvurarak, BAV davasının da hazırlık soruşturmasını yürüten istanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nin o dönemki Müdürü Adil Serdar Saçan'ın hukuka aykırı uygulamalarını çok sert bir dille ortaya koyarak Saçan'ın görevden alınmasını istemiştir. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir de benzer biçimde, Saçan'ın hukuka aykırı davranışlarını tek tek sayarak görevden alınmasını talep eden resmi bir evrak düzenlemiştir.
Bu gelişmeler neticesinde, BAV davasındaki sahte tutanakları düzenleyen ve işkence yöntemleriyle imzalatan polis memurları hakkında "işkence yapmak" suçundan 216'şar yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştır. Adil Serdar Saçan ve yardımcısı Ahmet İhtiyaroğlu söz konusu suçlardan dolayı İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu tarafından meslekten ihraç edilmiştir. Ahmet İhtiyaroğlu ayrıca hapis cezası da almıştır ve bu ceza kesinleşerek infaz edilmiştir.
İşte BAV camiası mensuplarını ve BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar'ı 7 gün boyunca gözaltında tutan ekip, bu ekiptir. Günler boyunca ağır baskılara ve fena muamelelere tabi tutulan kişilerden, bu sürenin sonunda "kendi ifadeleriymiş gibi" önlerine getirilen kağıtları imzalamaları istenmiştir.
Şimdi bir an durup o ortamı gözümüzün önünde canlandırmaya çalışalım.
BAV camiası mensuplarına ait 48 eve, gece yarısı saat 03:00 civarında baskınlar düzenlenmiş... Kapılar kırılarak içeri girilmiş, uyuyan insanlar yataklarından kaldırılarak yerlere yatırılmış... Bahçedeki bekçi köpekleri vurularak öldürülmüş... Neyle suçlandıklarını bilmeyen, tüm yaşamları boyunca böyle bir durumla karşılaşmamış saygın insanlar göz altına alınmış...
7 günlük gözaltı süresince bu kişilerin doğru düzgün uyumasına bile izin verilmemiş... El bileklerinden kelepçeli olarak beton zemini olan bir koridorda yere oturtulmuş, arkadaşlarının tek tek alınarak koridorun sonundaki odaya götürülmesini, sonra da odadan gelen çığlık seslerini dinlemişler... Yanlarından geçen bazı memurlar, eğer kendilerine söylenenleri harfiyen yerine getirmezlerse başlarına çok kötü şeyler gelebileceğini söyleyerek onları tehdit etmiş...
Böyle geçen 7 günün ardından önlerine "bunlar sizin ifadeleriniz" denilerek kağıtlar konulmuş... Okumalarına izin verilmemiş ...
Böyle bir ortamda kim olsa, o kağıtları hiç düşünmeden imzalardı. Sakat kalma hatta hayatını kaybetme tehdidi altındayken ucuz kahramanlık yapmayı kimse göze almaz. Kadir Çelik de alamaz. Ancak Sayın Çelik muhtemelen bu ortam ve yaşananlar hakkında tam bilgisi olmadığı için çok kolayca "ben olsam imzalamazdım" diyebilmektedir.
Sayın Adnan Oktar hazırlanan ifadeyi imzalatmak için odaya alındığında kendisine "ayağınla yer arasında ne kadar mesafe varsa, yaşamınla ölümün arasında da o kadar mesafe var. Dikkatli ol!" denildiğini açıklamıştır. Böyle bir durumda elbette en insani refleks, hayatta kalabilmek için en akılcı şekilde hareket etmek ve muhataplarını yatıştıracak şeyleri yapmaktır.
Ülkemizde de bir dönem sıklıkla rastlanan gasp vakalarını hatırlayalım. Kimsenin yardımınıza gelemeyeceği bir yerde karşınıza çıkan bir tinerci ya da bir suçlu, elinde bir silahla çantanızı cüzdanınızı isterse, ne yaparsınız? "Dur bir deneyeyim, kahramanlık yapayım" demezsiniz. Önce elinizdekini verip oradan kurtulmaya, sonra da poliste şikayetçi olarak emniyet kuvvetlerinin o hırsızı yakalamasına vesile olmaya çalışırsınız. Öncelikle tabii ki canınızı kurtarmayı tercih edersiniz.
Polis teşkilatındaki dürüst, vatanperver memurları tenzih ederiz, ancak suçluluğu kanıtlanmış bazı polis memurlarının neden olduğu bu tehlikeli ortamda da, benzer biçimde, yapacak başka bir şey bulunmamaktadır. Üstelik söz konusu metinlerin imzalandığı ortamda Sayın Adnan Oktar sadece kendi hayatını ve sağlığını değil, orada kendisiyle birlikte gözaltına alınmış olan genç delikanlıların ve genç hanımların durumlarını dikkate almıştır. O an itibariyle bu kişilerin hepsinin sorumluluğu manevi olarak Sayın Adnan Oktar'ın üzerindedir. Böyle bir konumda son derece dikkatli davranmak gerektiği açıktır. Sayın Adnan Oktar hem kendi hayatını ve hem de gözaltındaki diğer kişilerin hayatını ve sağlığını düşünerek kendilerini suçlu çıkarmak için motive olmuş polis memurlarını yatıştırarak hem kendisinin hem de orada bulunan diğer kişilerin can güvenliğini korumak için önüne getirilen metinleri imzalamıştır. Ayrıca bunu yaparken daha sonra hem savcılıkta hem de mahkemede bu metinleri reddedeceğini, bunların kendisine zor ve baskıyla imzalatıldığını açıklayacağını ve böylece kabul etmediği bu ifadelere itibar edilmeyeceğini düşünmüştür.
Dolayısıyla Kadir Çelik ve onun gibi düşünecek kişiler "ben olsaydım imzalamazdım" demeden önce söz konusu ortamı, yaşanılanları ve insanların başına gelebilecek olayları bir kere daha düşünmelidir. O ortamda söz konusu metinlerin imzalanmasından başka bir yol yoktur. Sayın Adnan Oktar da BAV mensupları da içinde bulundukları şartlarda en akılcı olan şeyi yapmışlardır.
Burada dikkat çekici olan bir başka nokta da, ortada işkence uygulamaları dururken, bunları bir kenara bırakıp, ısrarla işkence mağduru olan kişileri suçlu gibi göstermek gayretidir. Oysa herkesin ve özellikle de kamuoyunu aydınlatmak konumunda olan bir medya mensubunun üzerine düşen, işkenceyi hiçbir şekilde mazur görmemektir. Bu konumdaki kişiler her şart altında işkence uygulamalarını eleştirmeli, bunları reddetmelidir. Bu hususta herkes, dünya görüşü ne olursa olsun hem fikir olmalı ve bu gibi kanunsuz / hukuksuz uygulamalara tolerans gösterdiği anlamına gelecek açıklamalardan kaçınmalıdır.
1999 senesinde BAV camiasından bazı kişilerin gözaltına alındıkları, yanlarında avukatları olmadan, günlerce baskı ve işkence altında tutuldukları ortamda, aynı dönemlerde yaşanan benzer işkence vakaları şöyledir:
1. Örnek:
... Şirketler Grubu İcra Kurulu Başkanı .... 12.09.2001 tarihinde 12 kişi ile birlikte gözaltına alınmıştır. Gece yarısı baskınıyla evinden alınan ...'ın eşi ve 5,6 ve 11 yaşındaki kızları da emniyet müdürlüğüne götürülmüştür. (Hürriyet Gazetesi 15.09.2001)
..., emniyet müdürlüğüne gördüğü işkenceyi Tempo dergisine şu şekilde açıklamıştır. (http://www.tempodergisi.com.tr/soylesi/04209/)
Mağdur: ... bana işkence yapılmıştır
Sunucu: İşkence mi gördünüz?
Mağdur: Bana elektrik verilmiştir. Bunun yorumu çok nettir. Bana Tayyip Erdoğan'ın aleyhinde ifade vermem için elektrik verilmiştir. Yalan ifade vermem için elektrik verilmiştir. Doktor raporlarıyla sabittir. Türkiye'de ne olmuştur biliyor musunuz? Türkiye'de "Bu adama işkence yapılmıştır" diyen doktor sorgulanmış, Ağır Ceza'da yargılanmıştır. Ama bu işkenceyi yapan adamlar yargılanmamıştır. Bunlar yargılanacak. En azından biz bu yolu açacağız. Bunlarla ilgili şikâyetlerimizde bulunduk en azından.
Sunucu: Niye işkence yapıldı size? Kimler yaptı?
Mağdur: Bugüne baktığınız zaman kimlerin yaptığı ortada.
Sunucu: Ortaya çıkan ifadeler işkenceyle mi alındı?
Mağdur: Tamamıyla
Sunucu: Kaç gün içerideydiniz ve işkence ne kadar sürdü?
Mağdur: Dört gün.
Sunucu: Her gün işkence gördünüz mü?
Mağdur: Olmadı. Bana iki kere elektrik verildi. Taşların üzerinde oturmak zorundasınız dört gün. Sorgu dediğiniz hepsinin toplamı bir saat sürmüştür. Eminim herkesi öyle sorguluyorlardır. O bir kültür olmuştur orada. Onların psikolojik dengeleri falan bozuktur. Onlar normal insan değil. O operasyonda görev alanların büyük kısmının bana kalırsa başka sorunları var.
Sunucu: İsmi en çok gündeme gelen isim Adil Serdar Saçan'dı. Ne diyeceksiniz?
Mağdur: Operasyonun içinde birebir kendisi tetikçi olarak görev almıştır. Bir adam buna cesaret edemez. Çünkü korunmuştur, mahkemeler bunun yargılanmasına müsaade etmemişlerdir. Adil Serdar Saçan bunu yapmıştır. Eminim o gün bu soruşturmayı yürüten DGM Savcısı da bu kumpasın içindeydi.
|
2. Örnek:
Dr. Erdoğan Yağız'ın, "İŞKENCE EDİLEN EMNİYET HEKİMİNDEN: İBRET" adlı kitabında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şube Müdürlüğü'nde fena muameleye maruz kaldığını yazmıştır. 5 Şubat 2000'de İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü görevlilerince gözaltına alınan Dr. Erdoğan Yağız'ın fena muameleye maruz kaldığı dönem, BAV davasında yargılananların aynı şubede gözaltında tutulduğu döneme denk gelmektedir.
Dr. Erdoğan Yağız maruz kaldığı uygulamaları kitabında şöyle açıklamıştır:
"Başkomiser yanındakilere talimatla; "Doktoru sandalyeye oturtun, GÖZLERİNİ KAPATIN, ELLERİNİ DE SANDALYESİNE KELEPÇELEYİN" dedi ve çıktı gitti.
Nezarethane görevlisi çarçabuk bir bez getirdi. GÖZLERİMİ İYİCE BU BEZLE KAPATARAK, başımın arkasından sımsıkı bağladı. Sonra elindeki kelepçenin bir ucunu bir elime, diğer ucunu da bir SANDALYEYE TAKARAK BENİ BAĞLADI. Şubede tutulduğum süre içerisinde hep böyle kalacaktım."1
"... Gözlerim tekrar kapatıldı. Ellerim sandalyeme bağlı, şimdi yine sabahın olmasını bekliyordum. Hala hiç uyumamıştım. Ne yiyor, ne içiyor, ne de tuvalete gidiyordum... Şerefim, insanlığım, haysiyetim yok edilmişti. Özgürlüğüm elimden alınmış, burada tutsak edilmiştim." 2
"Nezarethane kapısından bir gürültü, bir ses geldi. Bir tutuklu ağlıyor, tıslıyor, önümden geçerken düşüyordu. Nezarethane görevlisi ona 'Kalk ulan, hadi bakim yerine' dedi. Yerdeki kişi '... Komiserim, ayaklarım' diye karşılık verdi. Anlaşılıyordu ki adam ayaklarının üzerine basamıyordu. Yüzüm o tarafa dönüktü ama onları göremiyordum. 'İşte bu gelen ilk posta. Bizimkiler ayaklarıyla uğraşmışlar, bakalım daha neler gelecek.' diye düşündüm. Bu vaka yerine konuldu. İfadesini veren gelmeye başladı. Bir diğeri daha 'Abii... midem abi' diye inliyordu. 'Doğrul ulan, adam gibi yürü' dedi görevli memur. 'Tamam abi, ne olur elimi bırak, kendim yürürüm' dedi tutuklu. Bir süre sonra birisi daha nezaretheneye getiriliyordu. O da kusacakmış gibi böğürüyordu. Böğüre böğüre yerine konuldu. İçimden 'bu da ne olabilir, böylesini de görmedim' diyordum...3
"İŞKENCE EDİLEN EMNİYET HEKİMİNDEN: İBRET" adlı kitabın yazarı Dr. Erdoğan Yağız kitabında, gözaltında geçirdiği 4 günün ardından gittiği psikiyatristinin teşhisini ve yorumunu şöyle ifade etmiştir:
"Böyle asla işe gidemezsiniz, dinlenmeniz gerek, size sonunda muayene kaydıyla yirmi gün istirahat veriyorum. Psikiyatrik travma yaşamışsınız dedi".4
"Bunu bir Emniyet Hekimi olarak bana yapan, bir başkasına kimbilir neler yapıyor?"5
1 Dr. Erdoğan Yağız, İşkence Edilen Emniyet Hekiminden: İbret, s.36
2 Dr. Erdoğan Yağız, İşkence Edilen Emniyet Hekiminden: İbret, s.73,74
3 Dr. Erdoğan Yağız, İşkence Edilen Emniyet Hekiminden: İbret, s.45
4 Dr. Erdoğan Yağız, İşkence Edilen Emniyet Hekiminden: İbret, s.97
5 Dr. Erdoğan Yağız, İşkence Edilen Emniyet Hekiminden: İbret, s.102
|
3. Örnek:
5 Mart 2004 tarihinde Zaman Gazetesi'nde "Emekli Binbaşı ...: Adil Serdar Saçan işkenceci" başlığıyla yayınlanan haberde Jandarma İstihbaratı'nda grup komutanlığı yapan emekli Binbaşı ..., İstanbul Emniyet Müdürü Adil Serdar Saçan'ın tetikçi ve işkenceci olduğunu ifade etmiştir. Saçan'ı 2000'de Dilovası'nda yapılan operasyondan tanıdığını söyleyen Binbaşı ..., Saçan'ın yaptığı işkenceleri şu şekilde anlatmış:
"Gözaltına alınanların hepsi az veya çok işkence gördü. Aralarında şirket sahipleri de vardı, çalışanları da. Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim hayatımda... Adil'i, dört gün boyunca İstanbul'da sorgu odasında gördüm. Geceleri gidiyorduk. Ben kendisini başkaca tanımam. Ama gıyabında anlattığım olaylardan önce 'yukardakilere yakın', 'tetikçi polis müdürü' diye konuşulduğunu duyardım."
Adil Serdar Saçan'dan işkence gördüğünü iddia edenlerden birisi ise ... isimli vatandaş oldu. Aykal, 9 Ocak 2000'de yapılan operasyonda gözaltına alındığını belirterek şöyle konuştu:
"İçeri girdiğimiz andan itibaren 'Burada bize komutanım diyeceksiniz.' emrini verdiler. Aksi bir şey söyleyenler dövülüyordu. Ben hasta olduğumu, bana vurulduğunda daha kötü olacağımı söylediğimde, 'Burada ölen ilk sen değilsin.' cevabını aldım. Gece saat 24'ten sonra işkence gören insanların böğürtüleri başlıyordu. Ne zaman sıra bana gelecek diyorsunuz. Yere, sünger bir yatağın üzerine yatırıyorlar. Ardından kollarına ve bacaklarına süngerler sarıp bağlıyor ve geriyorlar. Ve ince bir bezle hayalarını sıkmaya başlıyorlar. Zaten o acıyla artık sana ne dense kabul ediyorsun. Saçan'ın o dönemdeki yönetimlerce edindiği müthiş bir yetkisi ve gücü vardı. Dolayısıyla yaptıklarından bu kişiler de sorumludur."
|
4. Örnek:
8 Kasım 2003 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan haberde İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürüyken meslekten ihraç edilen Adil Serdar Saçan’la ilgili müfettiş raporlarında Adil Serdar Saçan’ın tüyler ürperten işkenceler yaptığının belgelendiği açıklandı. Habere göre, Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş kurulundan Polis Başmüfettişlerince Adil Serdar Saçan ve 32 emniyet mensubu ile ilgili yapılan soruşturma sonucu hazırlanan “Tevdi Rapor”unda, Saçan döneminde zanlılara tüyler ürpertici işkence metotları uygulandığı belirtildi. Haberdeki açıklamaya göre; 4 Mart 2002 yılında gözaltına alınan üniversite öğrencileri serbest bırakıldıktan sonra Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’nde işkence gördüklerini ifade ettiler. Şikayet dilekçelerinde, gözaltındayken adli tıp doktorunun “sağlam”, serbest kaldıktan sonra ise “işkence gördüklerine dair” verdiği iki ayrı raporu da ekleyen gençlerin şikayetiyle Saçan ve 32 meslektaşı hakkında Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı’nca soruşturma başlatıldı. Polis başmüfettişlerinin raporu üzerine, sistemli olarak işkence yaptırdığı tespit edilen Saçan'a meslekten ihraç kararı verildi. İçişleri Bakanlığı eski Müsteşarı Muzaffer Ecemiş başkanlığında geçen 11 Eylül 2003 tarihinde toplanan Yüksek Disiplin Kurulu, Saçan ve İhtiyaroğlu'na disiplin tüzüğünün 8/39. maddesinde yer alan, "İş sahiplerine ya da herhangi bir nedenle emniyet binalarına gelen ya da getirilenlere işkence yapmak" suçunu işlediklerine kanaat getirip, "meslekten ihraç" cezası verdi. Haberin devamında şu şekilde:
Gözaltına alınan şahıslarla ilgili gözaltı süresinin sürekli olarak uzatıldığına dikkat çekilen raporda, bunun "yapılan işkence izlerinin iyileşmesi için zaman kazanılmaya yönelik çalışmalar olduğu" belirtildi.
Raporda, şu ifadelere yer verildi:
"Bir çok kez gözaltı süresi uzatma talebi girişimlerinin ise, yapılan işkence izlerinin iyileşmesi için zaman kazanılmaya yönelik çalışmalar olduğu ve tüm bu olayların Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'ın bilgisi dahilinde yapıldığı belge ve yazışmalardan anlaşılmaktadır."
Saçan'ın müdür olduğu Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nde işkencenin birden çok görevli tarafından yapıldığına dikkat çekilerek,
"Bir şahsa elektrik verme suretiyle işkence yapma olayının, alet ve düzeneklerin özelliği itibariyle bir kişi tarafından yapılamayacağı, bunun için, mağdurların da ifade ettiği gibi birden çok kişinin olması gerektiğinden müşteki Ö.Ö.'nın ifadesinden de anlaşılmıştır" denildi.
...
Raporda, "26 Temmuz 2002'deki muayenede, gençlerden Ö.Ö.'ya “cilt dokusunun incelenmesinden elektrik akımına bağlı tespit edilen bulguların elektrik işkencesi ile uyumlu olduğu 10 gün işine engel olur" şeklinde, C.A.'ya ise 'Ağrı ve hareket kısıtlılığının şikayetiyle uyumlu akut stres bozukluğu olduğu 15 gün işine engel olur' şeklinde rapor düzenlendiği anlaşılmıştır".
|
5. Örnek:
7 mart 2003 tarihli Zaman gazetesinin yaptığı haberde Adil Serdar Saçan’ın, 3 polis ile birlikte gözaltındaki bir kişiye ‘birlikte suçu söyletmek için işkence yapmak’ suçuyla savcının iddianame hazırladığı belirtiliyor. Haberde verilen bilgiye göre; 24 Ağustos 2001’de gözaltına alınan ...’in, adli tabiplik tarafından yapılan muayenesinde sırtında çeşitli ebatlarda darp izinin tespit edildiği vurgulandı. İddianamede, ...’in verdiği ifadesinde, sorgu sırasında polise ifade vermeyi kabul etmediği zamanlarda yerlerde sürüklendiğini, darp edildiğini ileri sürdüğü belirtiliyor. İddianamede, ...’in Şube Müdürü Adil Serdar Saçan’ın odasına götürüldüğü sırada Saçan’ın, kendisine yumruk ve tokat vurduğu, diğer polislerin de sırtını ve başını darp ederek başını yardıkları ileri sürüldü.
|
6. Örnek:
21 Mayıs 2002 tarihinde Zaman Gazetesi’nde Abdurrahman Yakupreisoğlu’nun televizyonlarda kendisi ile ilgili yayınlanan bir kasetin işkence ve kandırılma sonucu kayda alındığını ifade ettiği haberi yayınlandı:
Avukatı Ekrem Baydar’a mektup yazan Yakupreisoğlu, mektupta şu ifadelere yer verdi: “Kanal D’de yayınlanan kaset, İstanbul Organize Şube Müdürlüğü’nde bizzat Adil Serdar Saçan, Ahmet İhtiyaroğlu ve Mali Şube’de yetkili komiser Süleyman tarafından işkence, baskı, zor ve tehdit altında kandırılma sonucu haberim olmadan alınmış olup bizzat bu şahıslar tarafından basına yansıtılmıştır.
|
Din yoksa aile yoktur, devlet de yoktur, dolayısıyla millet de olmaz. Din, milleti ayakta tutan bir güçtür. Din ve dil birliğiyle millet olur. Bu nedenle Adnan Oktar hem din birliğini, hem millet bütünlüğünü, hem üniter devleti koruyor, aileyi savunuyor, ahlakı güçlendiriyor. Ahlakın, devletin, ailenin kökeninde din vardır. Din yoksa ahlak yoktur. Atatürk'ün "Dinsiz devletlerin devamına imkan yoktur" demesinin sebebi budur. Adnan Oktar ve BAV, dini ve tüm müesseselerini ayakta tutan bir anlayış içindedir. Adnan Oktar'ın tüm çalışmaları samimi, derin iman yönündedir, esas önemli olan da budur. Adnan Oktar çalışmaları ve fikirleri ile tüm sağın güçlenmesine, Darwinizm'in yıkılmasına vesile oluyor. Darwinizm ortadan kalkınca Allah'a, dine ve aileye inanç güçlendi. Dinin güçlenmesi ailenin güçlenmesidir. Din yoksa ailenin kökeni de yok olmuştur. Bir insan ne kadar dindarsa, o kadar aileyi savunuyordur.
Türkiye'de PKK'lı terörist ailelerin çocukları var. Hapishanelerde bir çok suç işlemiş anne babalar var, anne-baba olmak suç işlememek anlamına gelmez. Bu ailelerin çocukları anne babalarına karşı tavır koyuyor. Sabetaycı ailelerin çocukları da ailelerine karşı tavır koyuyor. Bunlar çok şerefli bir mücadele veriyor.
Bazı aklı evveller ise kendilerince hizmet ettiğini zannediyorlar, ama asıl dine zarar veriyorlar. Dindarları televizyona çıkarıp sürekli onların aleyhinde konuşmak, onları eleştirmek dine bir fayda sağlamaz, bu yolla bir yere varılmaz. Dindarları eleştirmek çok kolay bir yöntemdir. Çünkü dindarları eleştirmek, dinsizlerin de işine gelir. Televizyonlarda dindarlar eleştirildiğinde bu kadar ilgi görmesinin sebebi, dinsizlerin "acaba din aleyhinde ne bulabilirim" diye bakmaları, dinsizliğe yakın olanların dinsizliğe tam olarak çekilmesi, dindarların da "acaba nasıl dindarlara saldırıyorlar, birine saldırıyorlarsa, yarın öbür gün bana da saldırılabilir, buna göre dikkatli olayım" demesidir. Bu yüzden dini eleştiren programların çok reytingi oluyor. Böyle programlarda ailenize saygılı olun denmiyor. Böyle programları yapanlar zannedildiği gibi bir hizmet etmiş olmuyor. Bu programlar sadece televizyonlara seyirci getirir. Asıl fayda sağlayacak yöntem, insanların imanlarına vesile olacak iman hakikatleri anlatmaktır, imanı takviye etmektir, Darwinizmi, materyalizmi fikren yıkmak, Allah'sızlığı, ateizmi ortadan kaldıracak ilmi mücadele vermektir. Esas böyle programları yapan kişiler, dini, aileyi savunan bir çalışma yapıyorum diyebilir. Çünkü din varsa, aile vardır. Dini kim savunuyorsa, o kişi aileyi savunuyordur. Dini kim yıkmaya çalışıyorsa, aileyi de yıkıyordur. Hem dine karşı olup, hem aileyi savunuyorum demek olmaz. Bunu yapanlar sadece ucuz kahramanlık yapıp reyting sağlamaya çalışıyorlar. Yaptıkları programlarla "Dinde anormal insanlar var" şeklinde dini lanse etmek de çok yanlış bir politika. Müslümanları sürekli hatalı göstermek doğru değil. Bunu yapanlar, ideal Müslüman da böyle olmalıdır diye doğrusunu göstermiyor. "İdeal Müslüman bunlardır, bu şekilde olursa faydalı olur" demiyor, sadece aleyhte olanları gösteriyor. Eğer sürekli Müslümanları eleştiren programlar yapanlar iyi niyetlilerse o zaman "İşte bunlar ideal Müslüman, ideal cemaat, ideal topluluk" diye de örnekler ortaya koymaları gerekir. Ancak bu kişiler o kadar yanlış bir bakış açısına sahipler ki, bunlara göre Türkiye'de iyi Müslüman yok.
|
Bilim Araştırma Vakfı aileyi, dini, mukaddesatı koruyan bir kaledir. Bilim Araştırma Vakfı yıllardır, aileyi, maneviyatı, mukaddesatı yıkmaya çalışan, Türkiye'yi Doğu Komünist Türkiye ve Batı Komünist Türkiye olarak ikiye bölmeye çalışan masonlara, sabetaycılara ve sabetaycı ailelere karşı mücadele veriyor. PKK'da da bir çok anne ve baba var ama bu anne-babaların çocukları bunlara karşı tavır koyuyorlar. Anneleri, babaları diye bunların sözlerini dinlemiyorlar. Sabetaycı, ahlaksız ailelere karşı da çocukları tavır koyuyor. Bu tavır yüksek bir ahlakın göstergesidir. Bunu anlamayan bazı aklı evveller de kendilerince Türk haklını kandıracaklarını zannederek orada burada piyasa felsefesi yapıyorlar. Türk halkı böyle demagojilere inanmaz. Kızını karısını satmaya kalkan aileler nasıl ahlaksızlık yapıyorsa, PKK'lı ailelere karşı nasıl çocukları tavır koyuyorsa, aynı şekilde sabetaycı, üçkağıtçı, sahtekar ailelerin ahlaksızlıklarına tavır koymak da gerçek Müslüman Türk genci için şerefli ve soylu bir tavırdır. |
|